…
“Vapurlar değil, Boğaz'dan geçen;
Boğaz'dan yalılar geçiyor,
Toplamış bulardan eteklerini...
Dairesine çekilen bir saraylı gibi
Yalılar gelmeyen âlemlerine gidiyor
Bırakıp bu sessiz gecelerini.”
…
Özdemir Asaf’ın “Boğaz Gezintisi” adlı şiirinin küçük bir mısrası bu. Sönük sahilleri bekleyen baş başa kalmış iki hisardan bahsederek, anlatmaya devam ediyor üstat debdebeli yaşanmış bir dönemi, boğazı ve yalıları. Anlatırken duygulanıyor o eski günlerden geride kalanlara baktıkça. İhtimal ki, şöyle sonbaharın kışa dönmeden evvelki son günlerden birinde, belki biraz rüzgârlı biraz bulutlu bir günde, kıyı boyunca yaptığı bir gezinti sonrasında içine dolan efkârın ilhamıyla yazılmış bir şiir bu. Üzerinde belki ince bir pardösü vardı eteklerini rüzgârla oynamaya bıraktığı.
…
Şiiri tekrar okuduğumda, ben de heveslendim boğaza, düşündüm önce biraz ve en sevdiğim yerine geldim; Rumeli Hisarına.
…
Otobüs, mevsimin şehrime getirdiği yağmur, çamur ve kargaşadan mürekkep kasveti, sıkış tıkış semtleri ve asık suratlı canı burnunda insanları bir bir geride bırakarak hisarüstüne geldi. İnip dosdoğru tepedeki parkın en uç kısmına yürüyünce boğaz bütün ihtişamı ve kelimenin tam anlamıyla ayaklarımın altına serildi.
Böyle bir güzellik var mıydı acaba bir yerde daha?
Kuşbakışı görünen köprü manzarasındaki trafiği seyre daldım bir süre. Arabalar vızır vızır gelip gidiyordu, etrafımdaki inanılmaz sükûnet ve dinginliğe tezat. Bir an için, birazdan aralarına katılacağımı unutup, şaşırdım nedir bu telaş diye. Birden çok basit göründü her şey gözüme. Neydi bu adına hayat dediğimiz beyhude hengâme Allah aşkına? Aslında biz öyle hiçbir şey yapmadan dursak da, O kendiliğinden akıp gidecek gibi duruyordu zaten.
Burçlarını bir ejderha sırtı gibi sere serpe tepeye yaymış arz-ı endam eden Hisarın heybetli manzarasına takıldı sonra gözlerim. Hisarın inşa ediliş hikâyesini merak ettim sanki bu şehre ilk defa gelmiş bir turist gibi. Zira ben de birçok İstanbullu gibi kentin muhteşem tarih ve kültür hazinesinden bi haber yaşıyordum bu zamana dek.
İstanbul’un ucu uzak geçmişe dayanan diğer pek çok semti gibi buranın da söylencesi pek bol.
Bunlardan bir tanesi; İstanbul kuşatmasından bir yıl önce Fatih Sultan Mehmed, Boğaziçi kıyılarında bir keşif yaptırmış. İki kıtaya hükmetmek için, boğazın iki tarafının da güven altında tutulması gerektiğinden, deniz üzerindeki en dar yeri tespit ettirdikten sonra, hisarın yapılacağı yeri bizzat işaret etmiş ve hassa mimarlarıyla birlikte yapının ana plânlarını hazırlamış. Bizans imparatoru Konstantin Dragazes, Fatih’in kararını öğrenince, en zeki ve ikna kabiliyeti yüksek elçilerini Fatih’e göndermiş. Bizans elçileri uzun uzun dil dökerek ve pek çok sebep sayarak, bu hisarın yapılmasına gerek olmadığını Sultana kabul ettirip, onu kararından caydırmaya çalışmışlar. Fakat Fatih’in cevabı kesin olmuş; “benim kılıcımın hükmettiği yere sizin imparatorluğunuzun hayalleri bile ulaşamaz”.
Diğer bir ilginç hikâye ise şu;
Fatih, İstanbul'u almayı aklına koymuştur. Öncelikle Yıldırım Bayezîd'in yaptırdığı Anadolu Hisarının karşına Rumeli Hisarını yaptıracaktır. Bizans İmparatoru Konstantin’den bir av köşkü yapmak için toprak ister. İmparator dalga geçercesine bu av köşkünün bir dana derisi kadar yer kaplamasını ve bu kadar toprak vereceğini söyler. Bunun üzerine II. Mehmet, hemen bir dana kestirip derisini yüzdürür ve deriden iplik yaptırır. Rumeli Hisarının yapılacağı alanı bu iple çevirir. İmparator inşaata bakmaya geldiğinde şaşırır. Çünkü inşaat arazisi değil bir dana derisi, yüzlerce dana derisini içine alacak kadar büyüktür. Durumu Fatih'e bildirdiğinde Fatih dana derisinden yaptırdığı ipi gösterir ve şöyle der: "Ben bu ipi dana derisinden eğirttim. Bir fazlası varsa yıkalım." İmparator da yanındakiler de çaresiz susar ve hisarın yapımına izin verirler.
15 Nisan 1452 günü inşaatına başlanan hisarın yapımı 139 gün gibi kısa bir sürede tamamlanmış. Rumeli Hisarı uzaktan bakıldığında Fatihin imzasına benzer. Yapımında bizzat çalışan Fatih, elbette topografyanın el verdiği ölçüde Boğaz'ın kıyısına taşlarla adını yazmayı düşünmüş. Boğazdan bakılınca Kufi yazı ile isminin baş harfini görebilirsiniz.
….
Tepede huzur içinde keyif yaptığım çimenlikten istemeyerek ayrılıp, uzun uzun seyrettiğim hisara ve denize daha yakın olmak için bulduğum, gördüğüm her yola sapıp, her çıkmaza girerek, kıyıya doğru inmeye başladım. Uzunca bir zamanımı iki yanı küçüklü büyüklü bahçeli evler, tarihi çeşmeler, ahşap konaklar gibi görülmeye değer güzellikler ile sıralanmış sürprizli yollarda kaybola kaybola dolaşarak geçirdikten sonra, nihayet yol ile beraber kıvrıla büküle sahile inip Hisarın müzesine girdim. Müzede sergi salonu veya depo yok, toplar, gülleler ve Halici kapattığı söylenen zincirin bir parçasından oluşan eserler, bahçede teşhir ediliyor. Çarşamba hariç 09.30–16.30 saatlerinde ziyarete açık olan müzeden çıkınca genzime dolan iyot kokusunun davetine icabet ederek denizin kıyısına geldim.
Boğazın derin, sakin ve lacivert sularının üzerinden bir karabatak, kayar gibi kanat çırpıyordu denize değmeden. Kaybolup gidene dek baktım ardından, bu büyüleyici harekete. Boğazın derin, sakin ve lacivert sularının üzerinden bir karabatak, kayar gibi kanat çırpıyordu denize değmeden. Hızlandırdım ben de adımlarımı ama nafile karabatak galip geldi kendime , derken daldı gitti zaten kim bilir nereye ?
Aklımda şiirin dizeleri kıyı boyunca yürümeye devam ederken, gözümde canlandırmaya çalıştım, eski saltanat günlerinin yalılarla bezeli kıyılarını. Benim pardösüm yoktu sadece, ama onun yerine boynuma doladığım atkımın uçlarını bıraktım rüzgârla oynamaya.
Her şeyin bir yeri, her yerin bir zamanı varsa bile, buranın yoktu işte, herhangi bir gün, herhangi bir zamanda gelip bu ölümsüz güzelliği seyredebilirsiniz siz de. Ve benim gibi böyle hafifleyip kuş gibi dönersiniz evinize.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder